Hayat boyu birçok sınava giriyoruz. Eğer bu sınavlar hayatımızı etkiliyorsa bunların bizi heyecanlandırması kadar normal bir durum olamaz. Hele ki bu sınav bütün bir yıl devam ediyorsa ya da eğitim hayatınızın sonunda oluyorsa…
Bir yıl boyunca yoğun bir çalışma temposu sonucu olarak ÖSS için 195 dakika, SBS sınavı için ise ortalama 100 dakika bir zamanda hayatınız değişecektir. Durum bu olunca heyecanlanmak ve motivasyonunuzda düşüş yaşamak kadar normal bir durum olmaz. Çünkü yoğun geçen (hatta daha da ötesi var) sınav sürecinin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde motivasyon eksikliğine düşebilirsiniz. Bu durumda nasıl motivasyonunuzu yükseltip dikkatinizi toplayabilirsiniz. Bunun birkaç yolu var: İlk olarak gireceğiniz sınavın sonucunu düşünmek. “Sınav sonunda hedefim olan şu üniversitenin şu fakültesinde bu bölümünde olacağım….” gibi cümlelerle hayallerinizin gerçekleşmesi halinde neler olabileceğini düşünürseniz motivasyonunuzu arttırabilirsiniz.
Bir başka yol ise çıkıp günde 15 ile 30 dakika arasında yürüyüş yaparak rahatlayabilir ve sınav stresini üzerinizden atarak motivasyon kaybını önleyebilirsiniz. Yalnız bu yürüyüşlerde kendinizi yormayacaksınız. Havalarda malum… Havaların hasta etmemesine ya da halsizlik vermemesine dikkat ediniz. Bu kadar çalışma hastalık gibi etmenlerle boşa gitmesin.
Üçüncü yolumuz ise ılık bir duş. Ilık bir duş kendinize gelmenizi, sinirlerinizin yatışmasını, dikkatinizin toparlamasını sağlar. Ben ılık duş almam diyorsanız yüzünüzü soğuk su ile yıkayın; ensenize, kulaklarınızın arka kısımlarını ılık su ile ovalayın, ayrıca ayaklarınızı soğuk su ile yıkarsanız dikkatinizi toparlamanızı, bu da kaybolan ders çalışma motivasyonunuzu tekrar kazanmanızı sağlayacaktır.
Bu dönemdeki sıkıntıyı doğum sancısına benzetirim. Bir şeyler ortaya çıkacak. Bir annenin doğum sancısı yaşaması bu sancılar sonucunda bir bebek dünyaya getirmesi. Kurtuluş Savaşında Atalarımızın çektiği sıkıntılar olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti doğmayacaktı. Sonuçta bir şeylere sahip olabilmek için bazı sıkıntılar çekmek gerekiyor. Sınava giren arkadaşlarım, sizlerde bazı sıkıntılar çekeceksiniz gönül ister ki sıkıntı çekmeyin, bunun sonucunda güzel bir şeyler çıkmasını sağlayabilesiniz. Bu sıkıntılar sonucunda iyi bir gelecek sizi beklediğini bilemeniz sizin motivasyonunuzu yükseltebilir.
Bu sıkıntıları daha iyi anlayabilmemiz için bir örnek daha vermek iyi olur. Sıkıntıları diş ağrısı gibi de düşünebilirsiniz. Nasıl ki dişiniz ağrırsa diş hekimine gidip tedavisini yaparsınız. Diş tedavisini herkes az çok bilir nasıl zor olduğunu, ama neden o zorluğu çekeriz, mazoşist miyiz? Cevabımız tabi ki hayırdır. Tedavinin sonunda dişlerimizin sağlığına kavuşacağını bildiğimiz için o koltukta otururuz. Bunun sonunda da ağrılar ortadan kalkar ve eskisi gibi olmasa da rahatlıkla yiyip içebiliriz. Unutmayın bu sıkıntılardan, sınava kadar olan sıkıntılarımızdan, kurtulacağımızı ve her şeyin sonunda aklımızdaki hedeflerimize ulaşacağımızı düşünerek kurtulabiliriz.
Peki bu dönemi daha iyi nasıl geçirebiliriz? Az bir zaman kaldı. Bu dönemi 1500 metre koşucularına benzetmek yanlış olmaz. Nasıl ki onlar ilk 1200 -1300 metreyi belli bir tempo ile koşuyorlarsa ve son metrelerde tempolarını arttırıyorlarsa bu dönemdeki öğrencilerde yıl içinde belli bir tempo ile koşmuşlar ve tempolarını arttırmışlar. Ama bu mesafede daha fazla efor harcamanız gerekecektir. Bu efor öğrenciler için nedir? Yukarıda anlattığım motiveyi arttırmak ve şimdi anlatacağım zamanı iyi kullanmaktır.
Az bir zamanımız var. Bu zamanı en verimli şu şekilde kullanabiliriz:
- İlk olarak eksik konularınıza çalışın. Eğer hangi konularda eksiklik yaşadığınızı bilmiyorsanız denemelere girin.
- Denemeler bize eksikliklerimizi gösterir. Nerde, hangi konularda eksikliğimiz olduğunu denemelerde yapmış olduğumuz yanlışlar aracılığıyla öğreniriz. Bunlara dikkat edip, yanlış yaptığımız soruları ilgilendiren konuların kısa bir tekrarını yaparsanız eksikliklerinizi giderirsiniz. Denemeler ayrıca bir gerçek sınav provasıdır. Gerekli olan zamanı ayarlamayı denemelerle planlarsınız.
- Mutlaka geçmiş yıllarda çıkmış soruları çözünüz. Çünkü bu sorular bu yıl çıkacak soruların mantığını kazanmamızı sağlar. Bu sorular uzaydan ya da ithal olarak bize gelmiyor. Bu sene çıkacak soruları da geçen yılların sorularını hazırlayan insanlar hazırlamaktadır. Bir karate müsabakasını düşünün müsabakaya çıkmadan önce antrenörünüz ve siz, rakibiniz olacak sporcunun maçlarını izler, bu büyük şampiyonalarda daha da fazla görülür, rakibinizin maçlarını izledikten sonra taktiğinizi rakibe göre değiştirme gereği duyarsınız. ÖSS’de ve SBS'de ki çıkmış sorularda bunun gibidir. Siz dershanelerin yaptığı denemelere girmişsiniz ayrıca evde, okulda çözmüş olduğunuz denemeler size antrenman kazandırmıştır. Çıkmış sorularda maçın provasıdır. Ama asıl maç 2009 ÖSS’dir, SBS'dir.
- Son olarak özel bir sorununuz sıkıntınız olduğu zaman mutlaka bir yardım alın. Bunu da lütfen bu alanın profesyonellerinden alınız. Öğretmenlerimizden özelliklede Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmenden alınız.
Hayatta Başarılar Herkese
Sevgi ile mutlu kalın.
Serdal Gür
Psikolojik Danışman
Turkpdr.com
12 Eylül 2009 Cumartesi
8 Şubat 2009 Pazar
ÖLÜM ANKSİYETESİ
Dünya üzerindeki 6 milyar insandan biriyim. Ben de doğdum yaşıyorum ve öleceğim, herkes gibi… İnsanlar bunların bir kısmını kabul etmezler. Kabul edilmeyen kısım ise ölümlü oldukları ve bir gün ölecekleridir.
Hiç düşündünüz mü ölümü yada ölecek olduğunuzu? Gerçek manada ben düşünmedim ve düşünmüyorum. Bu düşünmememin nedeni ne olabilir? Bu yazıyı okuyan biride düşünmez çünkü başlı başına bir anksiyete kaynağıdır ve çok büyük anksiyetedir.
Şunu düşünürdüm zaman zaman “hayat benim oynadığım bir sahne ve çevremdekiler birer figüran, ben nasıl oynarsam onlarda benim oyunuma göre oynayacaklarıdır, yani kendi filmimin aktörüyüm.”bana göre kısmen doğrudur. Fakat benim filmimden başka 6 milyar film daha var. Benim filmim bitse de onların filmi devam ediyor. Onlar da kendi filmlerinin baş aktörü, asıl erkek veya bayan oyuncusudur.
Hiçbirimiz ölüm konusunda “özel” değilizdir. Ölüm düşüncesinden fikrinden kaçmak insanı rahatlatır. Anksiyeteden uzaklaştırır.
İnsan ölüm karşısında ya kişisel dokunulmazlığı vardır ya da nihai koruyucu (Tanrı) tarafından sonsuza kadar korunacağına dair düşünce ile ölüme karşı düşünceler geliştirir. Bu insanı ölüm anksiyetesinden korur.İnsan özel olduğuna inanır. Bir hastalıkla karşı karşıya gelince de, duymuşsunuzdur yâda görmüşsünüzdür. “Neden ben!” “Neden bunları ben çekiyorum” vb. serzenişleri duyarız... Fakat hiçbir insan özel değildir. Bir insan doğarken nasıl doğar? Sperm ile yumurtanın birleşmesi ile döllenir ve çeşitli aşamalardan geçerek dünyaya gelir. Dünyaya gelmeden önce sperm ve yumurtanın genetik özelliklerinin birleşmesi ile ve bu birleşmeden oluşan kadın ve erkekten farklı bir insan dünyaya gelir. Bu özellikler zekâ ve fiziki yapıyı etkiler. Daha sonra çevre ile etkileşime girerek birey gelişir. Ama o birleşmenin sperm ve yumurtanın etkileri devamlı insan yaşamını etkiler. Sonuç olarak farklı genetik yapılar ve çevre insanı özel yapsa da doğar yaşar ve ölür. Kısmındaki ölüm karşısında hiç kimse özel değildir.
Şimdi durup dururken bu yazı nerden çıktı diye düşünenler olabilir. Hayat sonsuz olmadığı ve bir sonunun olduğuna inanan ister dini inancı olsun ya da olmasın ama insanın dostları ve çevresindeki insanlar vardır. Neyin ne zaman olacağı belli olmadığı için çevresine ve dostlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeli ya da birbirimizi kırmamaya özen göstermeliyiz.
Serdal GÜR
Hiç düşündünüz mü ölümü yada ölecek olduğunuzu? Gerçek manada ben düşünmedim ve düşünmüyorum. Bu düşünmememin nedeni ne olabilir? Bu yazıyı okuyan biride düşünmez çünkü başlı başına bir anksiyete kaynağıdır ve çok büyük anksiyetedir.
Şunu düşünürdüm zaman zaman “hayat benim oynadığım bir sahne ve çevremdekiler birer figüran, ben nasıl oynarsam onlarda benim oyunuma göre oynayacaklarıdır, yani kendi filmimin aktörüyüm.”bana göre kısmen doğrudur. Fakat benim filmimden başka 6 milyar film daha var. Benim filmim bitse de onların filmi devam ediyor. Onlar da kendi filmlerinin baş aktörü, asıl erkek veya bayan oyuncusudur.
Hiçbirimiz ölüm konusunda “özel” değilizdir. Ölüm düşüncesinden fikrinden kaçmak insanı rahatlatır. Anksiyeteden uzaklaştırır.
İnsan ölüm karşısında ya kişisel dokunulmazlığı vardır ya da nihai koruyucu (Tanrı) tarafından sonsuza kadar korunacağına dair düşünce ile ölüme karşı düşünceler geliştirir. Bu insanı ölüm anksiyetesinden korur.İnsan özel olduğuna inanır. Bir hastalıkla karşı karşıya gelince de, duymuşsunuzdur yâda görmüşsünüzdür. “Neden ben!” “Neden bunları ben çekiyorum” vb. serzenişleri duyarız... Fakat hiçbir insan özel değildir. Bir insan doğarken nasıl doğar? Sperm ile yumurtanın birleşmesi ile döllenir ve çeşitli aşamalardan geçerek dünyaya gelir. Dünyaya gelmeden önce sperm ve yumurtanın genetik özelliklerinin birleşmesi ile ve bu birleşmeden oluşan kadın ve erkekten farklı bir insan dünyaya gelir. Bu özellikler zekâ ve fiziki yapıyı etkiler. Daha sonra çevre ile etkileşime girerek birey gelişir. Ama o birleşmenin sperm ve yumurtanın etkileri devamlı insan yaşamını etkiler. Sonuç olarak farklı genetik yapılar ve çevre insanı özel yapsa da doğar yaşar ve ölür. Kısmındaki ölüm karşısında hiç kimse özel değildir.
Şimdi durup dururken bu yazı nerden çıktı diye düşünenler olabilir. Hayat sonsuz olmadığı ve bir sonunun olduğuna inanan ister dini inancı olsun ya da olmasın ama insanın dostları ve çevresindeki insanlar vardır. Neyin ne zaman olacağı belli olmadığı için çevresine ve dostlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeli ya da birbirimizi kırmamaya özen göstermeliyiz.
Serdal GÜR
Aşk Nedir?
Her zaman Leyla ile Mecnun’u kıskanırım, daha doğrusu Mecnun’a yani gerçek ismiyle Kays’ı. Bende Kays gibi Mecnun olmak herkese ve her şeye Leyla diyebilmeyi istemişimdir. Ama gel gör ki Kays’ın geçtiği toprak kadar olamamışız. Sonuçta Mecnunun sahip olduğu gibi aşka sahip olamadım ve sadece kıskançlığımla kala kaldım.
İskender Pala’yı bilir misiniz? Bilmem ama ben onun yazılarını özellikle Leyla ile mecnun hakkında yazdığı Leylayı tasvir ederken diyor ki “aslında Leyla öyle dünyanın en güzel kızı değildi, kara kuru bir kızdı ve Kays bunu sadece okula başladığının ilk gün görüp tutulmuştur ve mecnun olmuştur.”
Ahh Bu ne aşk bu ne sevgidir. Hiç kimseye böyle bir aşk nasip olmuş mudur? Böyle bir aşka şahitlik ettiniz mi? Ben etmedim büyük bir çoğunluğunuz hatta hepimiz malesef böyle bir aşka şahitlik edemedik.
Ben hep kendi filmimin esas kahramanı olmak istemişimdir. Bilmem acaba olacak mıyım? Kim bilebilir ben bilmiyorum. Bir gün gelirde kendi filmimde bir fügüran değilde bir başrol oynarım mı? Her şey belirsiz…
Yazıma başlarken ‘Aşk Nedir?’ diye sormuştum…
Aşk bazen acı çekmektir. Kalbin sızlayacak, kalbin bazen yerinden çıkarmış gibi hızlı çarpacak bazen de duracakmış gibi yavaş çarpacak. Bu fiziksel olarak ve psikolojik olarak size acı verecektir..
Bazen Aşk beklemektir… Ne kadar bekleyeceğini bilmeden dakikalar dakikayı kovalayacak saatler olacak, saatler haftaya, haftalar aylara, aylar yılları bulacak ama bekleyeceksin… Bazen gelmeyeceğini bildiğin halde bekleyeceksin…
Bazen aşk bir zehirdir. Aklına geldiği zaman insanı öldürür. Bir seferde öldürmez zamanla öldüren dünyanın en güçlü zehiridir.
Aşk umuttur… Sevdiğinle birlikte olmak onun gözlerini bir saniye de olsa görme umudu senin yaşam enerjindir.
Bazen Aşk vazgeçebilmedir. Ne kadar Aşkın için yanıp tutuşsan da, onun için her şeyden vazgeçebileceğini bilsen bile onun iyiliğini onun mutluğu her şeyin üstündedir. Ve onun iyiliği için her şeyden vazgeçebilmedir, hatta aşından bile! Onun için aşıkını kalbine gömmen gerekiyorsa onu da yapabilmedir.
Aşk kör olabilmektir. Ondan başkasını görmeme duymama ve de Mecun’un çöldeki her şeyi Leyla diye çağırması gibi her şeyi o olarak görebilmedir. Başka bir şey görememedir.
Aşk çoğu zaman güzelliktir. Aşkını aşık olduğun dünyanın en güzelidir. Hiçbir kusuru yoktur. Her şeyin en mükemmelidir.
Aşk nefestir. Her soluduğun havada o vardır. Onunla nefes alır onunla verirsin… O olmasa nefes alamazsın. O varken nefes alış verişin bile anlam kazanır.
Aşk bir denizin sahilinde kimsenin bilmediği bana ait bir koydaki kumsaldır. O kumsalda her şeyden uzak yaşarım bütün zorluklardan kötülüklerden kaçar oraya sığınırım. Orada nefes alırım, orada hüzünlerimden, acılarımdan umutsuzluklarımı orada unuturum. İnsan olduğumun farkına orda varırım.
Kısaca Aşk hayattır. Aşk Hayatın ta kendisidir. Aşkını bırakma ki yaşayabilesin. Sorarsın kendine neden aşık oldum? Neden, neden, neden? Yaşamak istediğinden dolayı, her şeyden uzak bir sahilde nefes alabilmek için. Gamdan, kötülüklerden zorluklardan acılardan umutsuzluklardan kurtulabilmek ve insan olduğunu anlayabilmek için Aşık olursun.
Günümüzde bu kavramın anlamı olarak bundan başka bir şey denilmiyor. Oysa bu kavram sadece böyle olmamalı. Biri çıkıp bunun böyle olmaması gerektiğini söylemesi gerekir. Ama aşık aşkını gizler ve onunla yanıp kavrulup kül olur… Aşk insanın kalbinin orta yerinde bir cumhuriyet kurmaz bir dikta rejimi kurar kalbin fiziksel sahibi olan insanı dinlemez. O kalbin manevi sahibinin gözünün içine bakar, sevgilinin ağzından çıkan tek kelimeyi anayasa yapar. İşte böyle bir şey olması lazım aşk.
Bir kusurum olduysa affedin... Sevgi ile Aşk İle Kalın...
Serdal Gür
TurkPDR.com
İskender Pala’yı bilir misiniz? Bilmem ama ben onun yazılarını özellikle Leyla ile mecnun hakkında yazdığı Leylayı tasvir ederken diyor ki “aslında Leyla öyle dünyanın en güzel kızı değildi, kara kuru bir kızdı ve Kays bunu sadece okula başladığının ilk gün görüp tutulmuştur ve mecnun olmuştur.”
Ahh Bu ne aşk bu ne sevgidir. Hiç kimseye böyle bir aşk nasip olmuş mudur? Böyle bir aşka şahitlik ettiniz mi? Ben etmedim büyük bir çoğunluğunuz hatta hepimiz malesef böyle bir aşka şahitlik edemedik.
Ben hep kendi filmimin esas kahramanı olmak istemişimdir. Bilmem acaba olacak mıyım? Kim bilebilir ben bilmiyorum. Bir gün gelirde kendi filmimde bir fügüran değilde bir başrol oynarım mı? Her şey belirsiz…
Yazıma başlarken ‘Aşk Nedir?’ diye sormuştum…
Aşk bazen acı çekmektir. Kalbin sızlayacak, kalbin bazen yerinden çıkarmış gibi hızlı çarpacak bazen de duracakmış gibi yavaş çarpacak. Bu fiziksel olarak ve psikolojik olarak size acı verecektir..
Bazen Aşk beklemektir… Ne kadar bekleyeceğini bilmeden dakikalar dakikayı kovalayacak saatler olacak, saatler haftaya, haftalar aylara, aylar yılları bulacak ama bekleyeceksin… Bazen gelmeyeceğini bildiğin halde bekleyeceksin…
Bazen aşk bir zehirdir. Aklına geldiği zaman insanı öldürür. Bir seferde öldürmez zamanla öldüren dünyanın en güçlü zehiridir.
Aşk umuttur… Sevdiğinle birlikte olmak onun gözlerini bir saniye de olsa görme umudu senin yaşam enerjindir.
Bazen Aşk vazgeçebilmedir. Ne kadar Aşkın için yanıp tutuşsan da, onun için her şeyden vazgeçebileceğini bilsen bile onun iyiliğini onun mutluğu her şeyin üstündedir. Ve onun iyiliği için her şeyden vazgeçebilmedir, hatta aşından bile! Onun için aşıkını kalbine gömmen gerekiyorsa onu da yapabilmedir.
Aşk kör olabilmektir. Ondan başkasını görmeme duymama ve de Mecun’un çöldeki her şeyi Leyla diye çağırması gibi her şeyi o olarak görebilmedir. Başka bir şey görememedir.
Aşk çoğu zaman güzelliktir. Aşkını aşık olduğun dünyanın en güzelidir. Hiçbir kusuru yoktur. Her şeyin en mükemmelidir.
Aşk nefestir. Her soluduğun havada o vardır. Onunla nefes alır onunla verirsin… O olmasa nefes alamazsın. O varken nefes alış verişin bile anlam kazanır.
Aşk bir denizin sahilinde kimsenin bilmediği bana ait bir koydaki kumsaldır. O kumsalda her şeyden uzak yaşarım bütün zorluklardan kötülüklerden kaçar oraya sığınırım. Orada nefes alırım, orada hüzünlerimden, acılarımdan umutsuzluklarımı orada unuturum. İnsan olduğumun farkına orda varırım.
Kısaca Aşk hayattır. Aşk Hayatın ta kendisidir. Aşkını bırakma ki yaşayabilesin. Sorarsın kendine neden aşık oldum? Neden, neden, neden? Yaşamak istediğinden dolayı, her şeyden uzak bir sahilde nefes alabilmek için. Gamdan, kötülüklerden zorluklardan acılardan umutsuzluklardan kurtulabilmek ve insan olduğunu anlayabilmek için Aşık olursun.
Günümüzde bu kavramın anlamı olarak bundan başka bir şey denilmiyor. Oysa bu kavram sadece böyle olmamalı. Biri çıkıp bunun böyle olmaması gerektiğini söylemesi gerekir. Ama aşık aşkını gizler ve onunla yanıp kavrulup kül olur… Aşk insanın kalbinin orta yerinde bir cumhuriyet kurmaz bir dikta rejimi kurar kalbin fiziksel sahibi olan insanı dinlemez. O kalbin manevi sahibinin gözünün içine bakar, sevgilinin ağzından çıkan tek kelimeyi anayasa yapar. İşte böyle bir şey olması lazım aşk.
Bir kusurum olduysa affedin... Sevgi ile Aşk İle Kalın...
Serdal Gür
TurkPDR.com
Çocuklarda Özgüven
Özgüven; temel olarak 0 – 6 yaşlarında, ailedeki yaşantılardan kazanılır. Özgüven;yani kendine güven kavramı, bir şeyi yaparken bireyin kendine inanması, bu işi yapabilirim, diyebilmesidir.
Özgüven denilen kavram çocuklukta nasıl sağlam temellenir?
Herkesin yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardır. Örneğin ben, Naim Süleymanoğlu gibi halterde dünya rekortmeni olabilirdim. Küçük yaştan beri düzenli antrenman ve gerekli gıdaları alsaydım, ben de rekortmen bir sporcu olarak karşınıza çıkabilirdim. Şunu sorabilirdiniz; hocam sen nerede, Naim Süleymanoğlu gibi olmak nerede, diyebilirsiniz. Genetik özellikleri bir kenara bırakırsak onun gibi olabilirdim. Dünya şampiyonluğu bir tarafa, insanın kendine güveni; yani özgüveni tam olabilmesi için ailesinden destek alması lazım.
Doğan Cüceloğlu’nun bir televizyon programında vermiş olduğu şu örnek, çok basit bir örnek gibi görünüyor ama çok önemli ve dikkat edilmesi gerekir. Doğan Cüceloğlu, Amerika’daki eğitimi sırasında Amerikalı bir asistan ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalmış. Bir gün Amerikalı asistan, çocuğunu getirmiş. Çocuk 1,5 – 2 yaşlarındaymış. Çocuk,koltuğa çıkmaya çalışıyormuş, hocamız da iyilik olsun diye çocuğa yardımcı olup onun koltukta rahat oturmasını sağlamak istemiş. Birden neye uğradığını şaşırmış. Amerikalı asistan arkadaşı:” Sen ne yapıyorsun? O, koltuğa çıkabilir! Böyle yaparak ona iyilik yaptığını mı sanıyorsun? Onun yapacağı işleri yaparak onun kendine güvenini zedeliyorsun.” demiş.
Biz de öyle yapmıyor muyuz? “Aman o bilmez, o yapamaz.” demiyor muyuz? Acaba kaçımız küçük çocukların kendi kendilerine yemek yemeleri için fırsat vermişizdir?” Aman çevreyi kirletir, üstüne döker, karnını tam doyuramaz” vb. Bunun gibi yüzlerce mazeret içeren cümle söyleyip dururuz. Bazen bir su getirmesini isteriz ,getirmeyince: “Artık büyüdün ,bir su bile getiremiyorsun”. Başka bir şey olunca:”Sen küçüksün, sen bunu yapamazsın”. Çocuklara karşı çelişkili ifadeler kullanmamız ,çocuğun çevresine ve kendisine olan güven duygusunu ne kadar etkiler?
Önemli olan, çocuğumuza yardımcı olmak değil; onun yapabileceği işleri ona bırakmak, yapamadığıı işlerde ona yardımcı olmaktır. Yapabileceği işlerin altından kalkabiliyorsa çocuk, böyle bir rahatlık sağlamışsa ona ebeveyn, çocuk kendine güvenecektir.
Gelişimdeki sırayı incelersek en son gelişen kas grubu ,ince motor kaslardır. Ayakkabı bağcıklarını bağlamak için ince motor kasların gelişmesi gerekir. Çocuk, 5 -6 yaşlarına gelince ayakkabı bağlarını kendisinin bağlaması için ona izin verin. Eğer çocuk zorluk çekiyorsa ona biraz zaman tanıyın, halen yapmak istediğini yapamıyorsa destekleyici ifadeler kullanarak yardımcı olmaya çalışın, gerekiyorsa ayakkabısının bağlarını birlikte bağlayın.
Sizin için önemsiz görünen bir şey olarak görülse de unutmayın, çocuğunuz için çok önemli olabilir. Unutmayalım ki çocuğunuz, kişiliğinin temellerini 0-6 yaş arasında kazanır. Eğer bu dönemde onu bir birey olarak kabul ederseniz, ilerleyen yıllarda sağlam bir karaktere sahip olacaktır. İlerleyen yaşantısında çocuğunuz, kendine güveni olan, özgürce karar verebilen ve sorumluluk alabilen bir birey olabilir.
Özgüveni eksik olan insanlar, özgür ve gerçekçi kararlar veremezler, ancak bir grubun etkisinde olarak karar verebilirler. Sorumluluktan mümkün olduğu kadar kaçınırlar, aldıkları sorumlulukta ise insanları memnun etmek için yine yakın çevre grubunun etkisinden çıkamadan almış oldukları sorumlulukları yerine getirirler.
Özgüveni yüksek olan insanlar özgür ve gerçekçi karar verme yeteneğine sahiplerdir. Kimsenin etkisinde kalmadan kararlarını verebilirler. Sorumluktan kaçmaz ve yaratıcı fikirler ile o sorumluluğu yerine getirirler.
Unutmayalım ne ekersek onu biçersiniz.
Buğday ektiğiniz yerden nohut yetişmesini beklemeniz ne kadar gerçekçi? Çocuğunuza ne verirseniz, ileride çocuğunuz onu sizlere ve topluma verir. Çocuğunuza güven tohumları ekmemişseniz çocuğunuzun kendine güvenebilen bir insan olmasını bekleyemezsiniz. Bu güven duygusunu, sadece kendine değil, çevresindeki insanlara karşı da geliştiremez. İlişkileri, sembiyotik ilişki şeklinde olur (İsmet Oktay’ın Yazısına Bakın 'Sembiyoz- Sembiyotik İlişki').
Dünyanın en zor işi;anne ve baba olmaktır.
Çocuk yetiştirmeyi bir çorba yapmaya benzetirim; eğer tuzu eksik ya da fazla koyarsanız çorbadan bir tat alamazsınız. Ama bir fark var çocukta: Yemeği yemediğiniz gibi kenara bırakma şansınız da yoktur.Katkı maddelerini iyi katmanız lazım ki o da kendine güvenen bir insan olarak toplumda yerini alabilsin. Yemek iyi olmazsa yemezsiniz, peki ya ÇOCUK?
Çocuğumuzu tüm tehlikelerden tehditlerden koruyamaya çalışmak, tam olarak anne – babalık sayılmaz.
Çocuğunuzu bir birey olarak görün ve ona öyle davranın. Kaş yapayım derken göz çıkarmayın.
Zaman buldukça ve Editör yazılarıma onay verirse sizlerle buradan bazı şeyleri paylaşacağım. Umarım faydalı paylaşımlarımda bulunabilirim.
Serdal Gür
Psikolojik Danışman
TurkPDR.com
Özgüven denilen kavram çocuklukta nasıl sağlam temellenir?
Herkesin yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardır. Örneğin ben, Naim Süleymanoğlu gibi halterde dünya rekortmeni olabilirdim. Küçük yaştan beri düzenli antrenman ve gerekli gıdaları alsaydım, ben de rekortmen bir sporcu olarak karşınıza çıkabilirdim. Şunu sorabilirdiniz; hocam sen nerede, Naim Süleymanoğlu gibi olmak nerede, diyebilirsiniz. Genetik özellikleri bir kenara bırakırsak onun gibi olabilirdim. Dünya şampiyonluğu bir tarafa, insanın kendine güveni; yani özgüveni tam olabilmesi için ailesinden destek alması lazım.
Doğan Cüceloğlu’nun bir televizyon programında vermiş olduğu şu örnek, çok basit bir örnek gibi görünüyor ama çok önemli ve dikkat edilmesi gerekir. Doğan Cüceloğlu, Amerika’daki eğitimi sırasında Amerikalı bir asistan ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalmış. Bir gün Amerikalı asistan, çocuğunu getirmiş. Çocuk 1,5 – 2 yaşlarındaymış. Çocuk,koltuğa çıkmaya çalışıyormuş, hocamız da iyilik olsun diye çocuğa yardımcı olup onun koltukta rahat oturmasını sağlamak istemiş. Birden neye uğradığını şaşırmış. Amerikalı asistan arkadaşı:” Sen ne yapıyorsun? O, koltuğa çıkabilir! Böyle yaparak ona iyilik yaptığını mı sanıyorsun? Onun yapacağı işleri yaparak onun kendine güvenini zedeliyorsun.” demiş.
Biz de öyle yapmıyor muyuz? “Aman o bilmez, o yapamaz.” demiyor muyuz? Acaba kaçımız küçük çocukların kendi kendilerine yemek yemeleri için fırsat vermişizdir?” Aman çevreyi kirletir, üstüne döker, karnını tam doyuramaz” vb. Bunun gibi yüzlerce mazeret içeren cümle söyleyip dururuz. Bazen bir su getirmesini isteriz ,getirmeyince: “Artık büyüdün ,bir su bile getiremiyorsun”. Başka bir şey olunca:”Sen küçüksün, sen bunu yapamazsın”. Çocuklara karşı çelişkili ifadeler kullanmamız ,çocuğun çevresine ve kendisine olan güven duygusunu ne kadar etkiler?
Önemli olan, çocuğumuza yardımcı olmak değil; onun yapabileceği işleri ona bırakmak, yapamadığıı işlerde ona yardımcı olmaktır. Yapabileceği işlerin altından kalkabiliyorsa çocuk, böyle bir rahatlık sağlamışsa ona ebeveyn, çocuk kendine güvenecektir.
Gelişimdeki sırayı incelersek en son gelişen kas grubu ,ince motor kaslardır. Ayakkabı bağcıklarını bağlamak için ince motor kasların gelişmesi gerekir. Çocuk, 5 -6 yaşlarına gelince ayakkabı bağlarını kendisinin bağlaması için ona izin verin. Eğer çocuk zorluk çekiyorsa ona biraz zaman tanıyın, halen yapmak istediğini yapamıyorsa destekleyici ifadeler kullanarak yardımcı olmaya çalışın, gerekiyorsa ayakkabısının bağlarını birlikte bağlayın.
Sizin için önemsiz görünen bir şey olarak görülse de unutmayın, çocuğunuz için çok önemli olabilir. Unutmayalım ki çocuğunuz, kişiliğinin temellerini 0-6 yaş arasında kazanır. Eğer bu dönemde onu bir birey olarak kabul ederseniz, ilerleyen yıllarda sağlam bir karaktere sahip olacaktır. İlerleyen yaşantısında çocuğunuz, kendine güveni olan, özgürce karar verebilen ve sorumluluk alabilen bir birey olabilir.
Özgüveni eksik olan insanlar, özgür ve gerçekçi kararlar veremezler, ancak bir grubun etkisinde olarak karar verebilirler. Sorumluluktan mümkün olduğu kadar kaçınırlar, aldıkları sorumlulukta ise insanları memnun etmek için yine yakın çevre grubunun etkisinden çıkamadan almış oldukları sorumlulukları yerine getirirler.
Özgüveni yüksek olan insanlar özgür ve gerçekçi karar verme yeteneğine sahiplerdir. Kimsenin etkisinde kalmadan kararlarını verebilirler. Sorumluktan kaçmaz ve yaratıcı fikirler ile o sorumluluğu yerine getirirler.
Unutmayalım ne ekersek onu biçersiniz.
Buğday ektiğiniz yerden nohut yetişmesini beklemeniz ne kadar gerçekçi? Çocuğunuza ne verirseniz, ileride çocuğunuz onu sizlere ve topluma verir. Çocuğunuza güven tohumları ekmemişseniz çocuğunuzun kendine güvenebilen bir insan olmasını bekleyemezsiniz. Bu güven duygusunu, sadece kendine değil, çevresindeki insanlara karşı da geliştiremez. İlişkileri, sembiyotik ilişki şeklinde olur (İsmet Oktay’ın Yazısına Bakın 'Sembiyoz- Sembiyotik İlişki').
Dünyanın en zor işi;anne ve baba olmaktır.
Çocuk yetiştirmeyi bir çorba yapmaya benzetirim; eğer tuzu eksik ya da fazla koyarsanız çorbadan bir tat alamazsınız. Ama bir fark var çocukta: Yemeği yemediğiniz gibi kenara bırakma şansınız da yoktur.Katkı maddelerini iyi katmanız lazım ki o da kendine güvenen bir insan olarak toplumda yerini alabilsin. Yemek iyi olmazsa yemezsiniz, peki ya ÇOCUK?
Çocuğumuzu tüm tehlikelerden tehditlerden koruyamaya çalışmak, tam olarak anne – babalık sayılmaz.
Çocuğunuzu bir birey olarak görün ve ona öyle davranın. Kaş yapayım derken göz çıkarmayın.
Zaman buldukça ve Editör yazılarıma onay verirse sizlerle buradan bazı şeyleri paylaşacağım. Umarım faydalı paylaşımlarımda bulunabilirim.
Serdal Gür
Psikolojik Danışman
TurkPDR.com
11 Aralık 2007 Salı
İşte Böyle Öğretmenim!
Toplumumuzda öğretmenlere verilen değer günden güne azalıyor, neden acaba düşündünüz mü? Neden eskiden öğretmene verilen değerle şuanda verilen değer,muhakkak ki,aynı değil…
İletişim araçları yaygınlaşmadan yada şöyle demek daha doğru olur iletişim aracı olarak sadece mektubun olduğu zamanlarda iletişim kurabilmek yeni bir şeylerleri öğrenebilmek için insanlar öğretmeni bilgi kaynağı olarak görüyorlardı. Ama devrimizde bu iletişim araçlarını saymakla bitiremeyiz ve bu araçları kullanmak artık o kadarda zor değil. Herkesin evinde en azından televizyon, telefon vb.. araçlar vardır. Şimdi asıl önemli konu şu biz öğretmenler bu iletişimin gerisinde kalıyoruz nasıl mı? Her gün yeni yeni birçok konu hakkında bilgi çıkıyor bunlar televizyonlarda gazetelerde dergilerde yayınlanıyor, bizim muhatap olduğumuz öğrenciler veliler bunları en azından televizyon başına geçtikleri zaman görüyorlar. Bir konu hakkında bizlere başvurdukları zaman, gündemin gerisinde kaldığımızda bize güvenleri kalmıyor. Siz birine danıştığınızda bildiğiniz eski bilgilerle bunu açıklamaya çalışırsa pek de o kişiye önem vermesiniz, değil mi?Ama eskiye dönecek olursak eski öğretmenlerden bahsedelim biraz, onlar bir öğretmen değildiler sadece! Bulunduğu yerlerde bir ziraat mühendisinin, bir sağlıkçının, bir veterinerin… görevlerini de yaparlardı. Bu kadar çok konu hakkında bilgisi olan birine istesek de istemesek de saygı duymalıydık değil mi?
Biz şuanda ne yapıyoruz… Okumak araştırmak kendimizi geliştirmek için sadece mail gruplarına üye olmak (!) birkaç site haricindeki bilgiler dışında bir öğretmen olarak çok az kitap okumak. Bunlarla kendimizi geliştirmiş olmayız, bence… Gruplarda ‘bana acil şu dosya lazım’, çok acil olduğunu göstermek içinde bazı kelimeleri bile tam yazmıyor. Ben Türkiye’de gerçek anlamda ilk Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik mail grubunu kurarken bir amacım da bilmediğimiz konularda, bulamadığımız konularda arkadaşlarımızın desteğini sağlamaktı ama bakıyorum da bilgisayarımızda bulamadığı dosyayı bile gruptan ister olduk… Rehber öğretmenleri ilgilendire üç bilemedim dört sayfalık bir yönetmeliğimiz var, kaç kişi okudu bunu? Hatta bazıları da birbirleri ile randevuyu da mail grupları ile veriyor ya,bu kadarla da kalsa iyi bir de dönüp bununla gurur duyduğunu söylüyorlar… Böyle olunca bir saygı, bir değer kalır mı?
Bir şeyler yapabilmek bizlerin elinde “insan kendi değerini kendi belirler”. Biz kendi değerimizi kendimiz belirliyoruz. Toplum değil sadece ve sadece bizler! Hâlbuki bakın bizim meslek laf olsun diye demiyorum gerçekten en kutsal mesleklerden biridir.
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi.
Sonra düşündü:
- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!
Bu kıssadan hisseyi bilmeyen yoktur herhalde açıklamaya da kalkışmayacağım. Bir insan dünyayı değiştiriyorsa, biz ömrümüzde binlerce insanın üzerinde etkili oluyoruz. Unutmayalım Hitler’inde bir öğretmeni vardı Mevlana’nın da! Bir Mevlana daha yetiştirilmez ama en azından yolumuzu belli etmek gerekir. “‘Hz. İbrahim ateşe atıldığı zaman bir karınca ağzında bir su damlası taşıyormuş ateşe, karga bunu görmüş ‘akılsız karınca koca ateşi mi bu bir damla etmeyecek su ile mi söndüreceğini sanıyorsun’ demiş, karınca da ‘söndüremeyeceğimi biliyorum en azından saffımız belli olur’ demiş”.
Biz tek başımıza bütün toplumu düzeltemeyiz. Ama binlerce meslektaşımız var herkes bir iki kişiyi düzeltirse, inanın bu ülkenin tamamı düzelir…
Aslında o kadar söylenecek kelimler var ki…
İnsanların gerçek değerinin bulunduğu bir dünyada karşılaşmak ümidiyle… Haddimi aşmışsam özür dilerim.
Serdal Gür
Turkpdr.com
İletişim araçları yaygınlaşmadan yada şöyle demek daha doğru olur iletişim aracı olarak sadece mektubun olduğu zamanlarda iletişim kurabilmek yeni bir şeylerleri öğrenebilmek için insanlar öğretmeni bilgi kaynağı olarak görüyorlardı. Ama devrimizde bu iletişim araçlarını saymakla bitiremeyiz ve bu araçları kullanmak artık o kadarda zor değil. Herkesin evinde en azından televizyon, telefon vb.. araçlar vardır. Şimdi asıl önemli konu şu biz öğretmenler bu iletişimin gerisinde kalıyoruz nasıl mı? Her gün yeni yeni birçok konu hakkında bilgi çıkıyor bunlar televizyonlarda gazetelerde dergilerde yayınlanıyor, bizim muhatap olduğumuz öğrenciler veliler bunları en azından televizyon başına geçtikleri zaman görüyorlar. Bir konu hakkında bizlere başvurdukları zaman, gündemin gerisinde kaldığımızda bize güvenleri kalmıyor. Siz birine danıştığınızda bildiğiniz eski bilgilerle bunu açıklamaya çalışırsa pek de o kişiye önem vermesiniz, değil mi?Ama eskiye dönecek olursak eski öğretmenlerden bahsedelim biraz, onlar bir öğretmen değildiler sadece! Bulunduğu yerlerde bir ziraat mühendisinin, bir sağlıkçının, bir veterinerin… görevlerini de yaparlardı. Bu kadar çok konu hakkında bilgisi olan birine istesek de istemesek de saygı duymalıydık değil mi?
Biz şuanda ne yapıyoruz… Okumak araştırmak kendimizi geliştirmek için sadece mail gruplarına üye olmak (!) birkaç site haricindeki bilgiler dışında bir öğretmen olarak çok az kitap okumak. Bunlarla kendimizi geliştirmiş olmayız, bence… Gruplarda ‘bana acil şu dosya lazım’, çok acil olduğunu göstermek içinde bazı kelimeleri bile tam yazmıyor. Ben Türkiye’de gerçek anlamda ilk Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik mail grubunu kurarken bir amacım da bilmediğimiz konularda, bulamadığımız konularda arkadaşlarımızın desteğini sağlamaktı ama bakıyorum da bilgisayarımızda bulamadığı dosyayı bile gruptan ister olduk… Rehber öğretmenleri ilgilendire üç bilemedim dört sayfalık bir yönetmeliğimiz var, kaç kişi okudu bunu? Hatta bazıları da birbirleri ile randevuyu da mail grupları ile veriyor ya,bu kadarla da kalsa iyi bir de dönüp bununla gurur duyduğunu söylüyorlar… Böyle olunca bir saygı, bir değer kalır mı?
Bir şeyler yapabilmek bizlerin elinde “insan kendi değerini kendi belirler”. Biz kendi değerimizi kendimiz belirliyoruz. Toplum değil sadece ve sadece bizler! Hâlbuki bakın bizim meslek laf olsun diye demiyorum gerçekten en kutsal mesleklerden biridir.
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi.
Sonra düşündü:
- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!
Bu kıssadan hisseyi bilmeyen yoktur herhalde açıklamaya da kalkışmayacağım. Bir insan dünyayı değiştiriyorsa, biz ömrümüzde binlerce insanın üzerinde etkili oluyoruz. Unutmayalım Hitler’inde bir öğretmeni vardı Mevlana’nın da! Bir Mevlana daha yetiştirilmez ama en azından yolumuzu belli etmek gerekir. “‘Hz. İbrahim ateşe atıldığı zaman bir karınca ağzında bir su damlası taşıyormuş ateşe, karga bunu görmüş ‘akılsız karınca koca ateşi mi bu bir damla etmeyecek su ile mi söndüreceğini sanıyorsun’ demiş, karınca da ‘söndüremeyeceğimi biliyorum en azından saffımız belli olur’ demiş”.
Biz tek başımıza bütün toplumu düzeltemeyiz. Ama binlerce meslektaşımız var herkes bir iki kişiyi düzeltirse, inanın bu ülkenin tamamı düzelir…
Aslında o kadar söylenecek kelimler var ki…
İnsanların gerçek değerinin bulunduğu bir dünyada karşılaşmak ümidiyle… Haddimi aşmışsam özür dilerim.
Serdal Gür
Turkpdr.com
16 Eylül 2007 Pazar
TurkPDR
Pdr Turk Olarak Blok oluşturmamızın nedeni bizim ile isim yapmış turkpdr adresini başka bir arkadaşımızın bizden önce almasından dolayı bizde bu adresle yayın yapacağız...
Bu nedenden dolayı özür dileriz....
Bu nedenden dolayı özür dileriz....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
