9 Eylül 2011 Cuma

Rehberlik Nedir?

Günlük dilde rehber, kılavuz, yol gösterici, başka kişilerin amaçlarına en kısa yoldan, sağlıklı bir biçimde ulaşmaları için yol gösteren, gidilecek yeri, yerin özelliklerini ve yolları, güzergahları ve özelliklerini bilen, gidilecek yer ve yolları hakkında geniş ve doğru bilgilere sahip olan, kendisine gereksinmesi olanlara açıklamalarda ve tanıtımlarda bulunan, yol gösterme, açıklama ve tanıtma yöntem ve tekniklerini iyi bilen kişiye denir. Rehberler, çalışma alanlarında uzman kişilerdir.



Bu genel tanımına bakarak rehberin işlevinin, gereksinmesi olan kişilere yardım etmek olduğu açıkça ortadadır. Öyleyse rehberi, “kendisine gereksinmesi olan kişilere yardım eden kişidir.” diye kısaca tanımlayabiliriz. Rehberin tanımı bu biçimde kabul edildiğinde rehberlik de “gereksinmesi olan kişilere kılavuzluk etme, yol gösterme, onların amaçlarına, hedeflerine sağlıklı olarak ulaşabilmeleri için yardım etme işi” olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, “Rehberin işi, gereksinmesi olanlara rehberlik etmektir.” yargısı ortaya çıkar.
Örnek olarak bir turizm rehberini ele alalım. Turizm rehberi, rehberlik yaptığı bölgedeki turistik denilebilecek her yeri, gidilecek yolları ve nasıl gidileceğini tüm özellikleriyle bilir. Ancak yalnızca gidilecek yerin ve yollarının özelliklerini bildiği gibi o yerin özelliklerine göre, o yere gidebilecek insanların ne olması gerektiğini de bilir, bilmelidir.
Van kentimize kadınlı erkekli, genç, yaşlı ve çocuklardan oluşan 30 kişilik bir turist grubu geldiğini ve Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkmak istediklerini varsayalım. Grubun amacı nedir? Tatillerini iyi biçimde değerlendirmek, yeni yöreler tanımak. Hedefi nedir? Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkmak. Tanımadıkları bu yörede, amaçlarını gerçekleştirmek ve hedeflerine ulaşmak için ne yapmaları gerekiyor? Tabii ki kendilerine, yöreyi, yolları, güzergahları, konaklama yerlerini, yollardaki olumsuzlukları, tehlikeleri çok iyi bilen bir rehber gerekiyor. Bir turizm bürosuna giderek rehberi buluyorlar. Rehber, turist grubuna gidilecek yolların ve zirvenin özelliklerini, yolculuk süresince oluşabilecek olumsuzlukları, tehlikeleri, alınacak önlemleri, çıkışın kaç gün süreceğini, nasıl inileceğini, ne gibi araç ve gereçlere gereksinmeleri olduğunu, belli bir yere kadar minibüsle daha sonrada yaya olarak yola devam edileceğini açıklıyor. Fakat, gruba baktığında 70 yaşlarında ihtiyarların ve 8-10 yaşlarında birkaç çocuğun bulunduğunu görünce, yaşlıların ve çocukların bu yolculuğa dayanamayacaklarını, bu nedenle gelmemeleri gerektiğini söylüyor. Ayrıca grup içerisinde kalp,akciğer, astım vb hastaların bulunup bulunmadığını soruyor. Varsa onların da gelmemelerini istiyor ve sorumluluk alamayacağını söylüyor. Hatta, işi daha da ileri götürerek, sorumluluk almamak için, hastalarından “bu yolculuğa, tırmanışa uygundur” diye birer doktor raporu istiyor. Böylece rehberlik edeceği kimseleri tanıma yoluna gidiyor, onları riske sokmaktan çekiniyor. Sağlık testinden geçen turistlerden uygun görülen 18 kişi ile tırmanışa çıkılacağı belli oluyor. Ve yolculuk için gereken yiyecek, su, ilaç, harita, pusula, diğer araç gereçler hazırlanıyor ve belirlenen en uygun zamanda yolculuğa çıkılıyor.
Bu örnekte rehberin yaptığı iş nedir? 18 kişilik bir turist grubuna dağa tırmanmak, amaçlarını gerçekleştirmeleri, hedeflerine ulaşabilmeleri için işi yolu yordamı bilen bir kişi olarak yardım etmektir.
Şimdi de şöyle düşünelim: Söz konusu turist grubu, rehbere, yardıma gereksinmeleri olmadığın, ellerinde harita olduğunu, haritadan yararlanarak dağın zirvesine ulaşabileceklerini söylüyorlar. Kimseye zorla rehberlik yapılmaz. Yardım gereksinmesi olana ve yardım isteyene, yardımı kabul edene yapılır. Ve, 30 kişilik turist grubu, rehber almadan kendi doğru bildiklerine, sandıklarına göre, kendi akıllarına göre çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek zirveye doğru yolculuğa başlıyorlar. Fakat yolların özelliklerini, güzergahları bilmedikleri için yanlış patikalara sapıyorlar, orman içlerinde nereye gittiklerini bilemeden günlerce yürüyorlar. Bu arada, çocuklar ve yaşlılar, bu yolculuğa dayanamıyor, mızmızlanmaya başlıyorlar, grup liderine bağırıp çağırıyorlar, biri kalp hastası, diğeri astım olan iki turist krizler geçiriyor ve bu durumda ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Çok kötü durumdalar. Herkes birbirini eleştirmeye başlıyor, yaşlıları ve çocukları, hastaları yanlarına aldıklarından, ve daha çok da bir rehber almadıklarından dolayı çok pişman oluyorlar, dönüşe karar veriyorlar. Hastaların kurtarılması için, önden iki kişiyi en yakın yerleşim birimine doktor bulmaya gönderiyorlar. Kısacası, gezileri zehir oluyor; amaçlarını gerçekleştiremiyor, hedeflerine ulaşamıyorlar.
Soru : Turist grubu neden bu duruma düştü?
Yanıt : Çevreyi, yolları, yolların özelliklerini bilmedikleri, tanımadıkları için. Yalnızca bu kadar mı? Kendilerine ellerindeki haritaya ve eski bildiklerine güvendikleri için.
Soru : Neden pişman oldular?
Yanıt: Tanımadıkları, bilmedikleri bir yerde, konuda, kendi kafalarına göre takıldıkları, rehber almadıkları, bilen birilerine danışmadıkları için.
Atasözü ne diyor? “Danışan dağlar aşmış, danışmayan şaşmış, kalmış.”
Bu öykücükten (anekdottan) rehberin, rehberliğin ve danışmanın, bilgilenmenin amaçlara ulaşmada ne denli önemli olduğunu anlamış oluyoruz.

Kaynak: www.turkpdr.com

www.turkpdr.com Sitemizde daha fazlasını bulabilirsiniz..

Narcissos ve Narsizm

'Narsizm veya özseverlik’, kişinin kendisine tapması, kabaca tabirle kişinin kendisine aşık olması olarak tanımlanan bir terimdir. Psikolojide ilk bu terimi kullanan Sigmund Freud’dur. Freud Narsizmi ‘Dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya (ben) yönlendirilmesi’ şeklinde açıklamıştır. Yani libidonun büyük bir depoda toplanır gibi egoda toplanması ve daha sonra nesnelere yönlendirilmesi; fakat kolaylıkla tekrar soyutlanarak egoya yönlenmesi durumudur.



Narsizim yaşamın sürdürülmesi için bir nebze gereklidir. İnsanların özgüveni olabilmesi için öncelikle kendileri ile barışık olmaları gerekir. Narsistlik bu aşamada insanlara yardımcı olan bir kavramdır. Herkes bazı dönemler bazı konularda başarısız olmuştur, bu başarısızlıkları aşabilmek için insanın kendini sevmesi kendini değerli görmesi gerekir. İnsan kendini sevmezse kendini değerli görmezse bu başarısızlıkları atlatamayarak tam bir travma yaşayıp sonucunda ise öz kıyıma uğrayabilmektedir.



Narsizist olanının sınırı iyi çizilmelidir. Önemli psikiyatrik rahatsızlıklardan olan nevroz, paranoya hatta psikozda narsizimin etkileri görülmektedir.



Narsizim farklı dönemlerde farklı şekillerde görülür. İlk bebeklik döneminde çocuk ben merkezcidir. Dikkatini yalnızca kendine odaklamıştır. Bu dönemde dış dünya ile iletişim kuramadığı için gerçek bir narsisizm durumu içindedir. Nesnelerin dış dünyaya ait olduğunu anlaması aylarca sürecektir. Dış dünyaya ilgi duymaz bebek için tek gerçek kendisidir. Onun için kendisi dışında bir dünya yoktur. Bu döneme “birincil narsisim” de denilmektedir.



Bebek büyüdükçe dış dünyadaki nesneleri fark etmeye başlayınca libidosunu o nesnelere yönlendirir. Bu dönem ne kadarda libidosunu kendisi dışında ki dünyaya yönlendirmişse de bir ölçüde narsis kalmaktadır. Bu durum da “ikincil narsisim” şeklinde tanımlanmaktadır.



Ergenlik döneminde de karşımıza bu durum çıkar. Ergenlik döneminde de benmerkezci dönem oluştuğundan dolayı bazen ergenlerde narsist düşünceler davranışlar görülebilir.



Narsizmin bir başka görülme şeklide Mısır Firavunları, Roma Sezarlarında görülmektedir. Kendileri ni tanrı yerine koyar şekilde her şeyi kendilerinin bildiği herkesin onun için var olduklarını düşünen kişiler içinde narsis diyebiliriz. Günümüzde dünyasında Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Hitler’i de narsis olduklarını söyle biliriz.



Günümüz toplumlarında Narsizm genel olarak iki şekilde görülebilir. İlk tanımını yaptığım şekilde her şeyin herkesin kaynağında merkezinde kendini görür, kendisini taparcasına sever, çevredeki kişilere önem vermez, her şeyin en doğrusunu kendisi bilir ve yapar, yanlışı olduğu zaman kabullenmez, olaylar karşısında duyarsız kalır, gibi. İkinci şekilde de olanlar daha zor anlaşılır. Her şeyin merkezinde kendisinin olduğunu göstermek ve en önde görünmek için başkalarının görüşlerine aşırı derecede önem verir, aşırı duyarlı bir davranışta bulunacağı zaman çevresindeki insanların görüşlerini soran fakat kendi bildiklerini yapan kişilerde de narsislik belirtileri var olduğunu söyleyebiliriz. Bunları yapmasının sebebi merkezde, vitrinde kendisini göstermek istemesinden kaynaklanmaktadır. Narsist kişilik özelliği gösterenlerin bireyleri sosyal çevremizde de kolay ayırt edebiliriz. Ben zamiri mutlaka cümlenin içinde geçer.



Narsist kişilik bozukluğu olan kişiler, başkalarının düşünce ya da isteklerine gereken ilgiyi gösteremeyen kişilerdir. Plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında, gereken ilgiyi göremediklerinde aynı Narkissos gibi erirler, çökerler. Başkalarının hakkına saygı göstermeden ve gerçeklerle bağdaşmasa bile daima kendilerini haklı göstererek ve o hedefi, gerekli emeği vermeden bile hak etmiş sayarak en önde, en gözde ve tek olmak isterler. Empati kurmazlar. Sanki her şey sadece kendileri için vardır ve ne olursa olsun her şeyin kendi amaçlarına hizmet etmesi gerekir. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bağdaşmayan, başkalarının zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hakim olamaz, saldırganlaşır, çöker, hatta ağır psikotik tablolara girerler.


Narsistik kişilik bozukluğu gösterenler bu rahatsızlık için psikolojik destek almazlar. Duygusal problemlere tahammül edemezler ve depresyon yaşadıklarından profesyonel yardıma başvururlar. Çoğunlukla gerçekler ile algıladıkları benlik arasında fark olduğunu gördüklerinde yada mükemmel olduklarına dair inançlarını sarsacak bir travma yaşadıklarında depresyona girerler.

Profesyonel yardıma başvurmak genelde bu kişiler için zor olur, yardıma ihtiyacı olduğu fikri onlar için aşağılayıcı bir durumdur. Çünkü mükemmel olduklarını ve bu düşünceden dolayı kimseye ihtiyaçları olmadığını düşünürler. Bu durumun böyle olmadığını görmek onlar için rahatsızlık verici bir durumdur. Ciddi bir kriz yaşıyorlarsa kendilerine olan güveni tekrardan kazanmak için terapiye başvurabilirler. Bu tür durumlarda gerçekliğe dayalı yorumları reddederler ve yeterince egoları tatmin edilmese terapiyi bırakabilirler. Bu durumlarda bireyin bir ölçüye kadar gururları okşanmasında tedavinin sağlanması için önemlidir.


Narsizm, Amerikan Psikiyatri Birliğinin çıkardığı DSM IV tanılamasına göre Psikiyatrik bir rahatsızlıktır, fakat yakında çıkarılması düşünülen DSM V tanılamasına göre psikiyatrik rahatsızlıklardan çıkarılması düşünülmektedir.



Yunan mitolojisinde Ovidipus 'un aktardığı ilginç bir hikaye:
Narcissos bir peri ile insanın kendini beğenmiş oğludur. Dağ perilerinden Ekho ona aşık olur, fakat aşkını ifade etmesine imkan yoktur. İşte böylesine umutsuz bir aşka tutulur.

Ekho hiçbir zaman kendi konuşamamakta; ancak, uzaktan, kendisi gözükmeden söylenenlerin son kelime veya hecesini tekrarlayabilmektedir.

Narkissos arkadaşlarını ararken, “biri var mı burada” diye sorunca, Ekho da “burada” diye cevap verir. Bunun üzerine Narkissos da “gel” diye yanıtlar. Zavallı Ekho, umut ve sevgi içinde “gel” diyerek ortaya çıkar; fakat kendini beğenmiş Narcissos her halde Ekho’yu beğenmemiş olacak ki, pek yüz vermez ve çekip gider…

Ekho kırgın, üzgün, umutsuz bir halde dağlardaki mağaralara sığınır ve şöyle der:
“Dilerim oda sevsin benim gibi ve sevdiğine kavuşamasın.”

Acılar Ekho 'yu yer bitirir, sonunda taşa dönüşür. Sadece sesi kalır. Ekho 'nun dileğinin gerçekleşmesi Narcissos için uzak görünmektedir. Çünkü kendini beğenmişin başka birini gerçekten sevmesi olanaksızdır. Ama tanrıların adaleti er geç yerini bulacaktır.

Bir gün Narcissos dağlarda dolaşırken ağaç ve yeşillikler içinde kaybolmuş bir pınara rastlar; eğilip su içmek istediğinde suda gördüğü hayali beğenip ona aşık olur

Narcissos bu sefer gerçekten sevmiştir, ellerini bu kusursuz, güzelliğe doğru uzatır ama dokunamaz. Tıpkı Ekho gibi, sevmiştir ama sevdiğini elde edemez. Zaten kıvılcım elden uzak olduğunda ateşe dönüşmüyor mu?

Sevdiğini elde edememenin ağırlığı altında sararıp solar ve ölür. Daha sonra periler Narcissos’un cesedinin yerinde bir çiçek bulurlar: Nergis. O günden bu yana nergis kendini beğenmişliğin sembolüdür.

Orman tanrıçaları; Narcissos'un kendi yansımasını gördüğü su pınarını gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulurlar.
Tanrıçalar pınara neden ağladıklarını sorarlar.
-Narcissos için ağlıyorum, diye yanıtlamış göl.
-Ne var bunda şaşılacak, demiş bunun üzerine orman tanrıçaları. Bizler ormanlarda boşu boşuna onun peşinde dolaşır dururduk, ama onun güzelliğini yalnızca sen görebildin yakından.
-Narcissos yakışıklı bir genç miydi? diye sormuş göl.
-Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye karşılık vermiş iyice şaşıran tanrıçalar.
Her gün senin kıyılarına gelip sularına bakıyordu. Gol bir sure sessiz kalmış. Sonra şöyle konuşmuş:
-Narcissos için ağlıyorum, ama onun yakışıklı olduğunu hiç fark etmedim ben. Narcissos için ağlıyorum, çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.


Serdal GÜR
Psikolojik Danışman
Turkpdr.com
twitter.com/serdalgur

Tercih Yaparken Dikkat!

YGS ve LYS geçti önemli bir karar aşamasındasınız, artık aldığınız puanı sorgulamasını yapmanın bir anlamı da faydası da yok. Şimdi önemli olan bundan sonra ne yapacaksınız.


Tercih yapmadan önce şunu düşünmeniz gerekir. Bundan 10 yıl sonra hayatım nasıl olmasını istiyorum?
Nerede yaşamayı istiyorum? “Büyükşehir de mi, orta halli bir şehirde mi, yoksa kırsal bir yerde mi.”
Yaşam koşullarım olanaklarım nasıl olmasını istiyorum?
Nasıl bir gelire sahip olmak istiyorum?
Nasıl bir yerde çalışmak istiyorum? “Büro gibi bir yerde mi, yoksa açık arazide mi vb.” gibi soruları kendinize yöneltin ve bunlara nasıl cevap vermek istersiniz? Şu anda içinde bulunduğunuz koşullar ile vermek istediğiniz cevaplara ulaşa bilir misiniz?


Ayrıca seçtiğiniz bölümü severek okuyacak mısınız? Okulu bitirdiğiniz zaman severek çalışabilecek misiniz?


Tercihlerinizi yaparken tüm bu soruları cevaplarını düşünürseniz daha sağlıklı bir tercih yapabilirsiniz.


Sizi hedefinize götürebilecek bir puan almışsanız zaten sorun yok. Tercih yaparken Rehber öğretmene bile ihtiyacınız yok, çünkü gereken puanı almışsınız yapmanız gereken kodlamasını doğru yapmak. Psikolojik Danışman ve Rehber öğretmenden sadece üniversiteler hakkında burslar hakkında bilgi almak için başvurabilirsiniz. Üniversiteye girdiğim zamanı düşünüyorum da dershanede sınıf rehber öğretmenim kendi kafasına göre bir şeyler doldurdu sözde benim fikrimi alıyordu fakat kendi kafasında olanları yazıyordu, ben de onu kırmadım karşı çıkmadım eve gidip kendi istediğim yerleri ve bölümleri yazdım sonuç olarak ne oldu ilk tercihime yerleştim. Dershanedeki öğretmenime kalsaydı bu bölüme hayatta giremezdim.


Eğer umduğunuz puanı alamamışsanız istediğiniz bir bölüme giremiyorsanız üzülmek yerine nerde hata yaptığınızı düşünün.


Peki istemediğiniz bir bölüme girdiğiniz zaman hayatınızda büyük olasılıkla mutsuz bir hayat sizin olacak. İşe gitmek istemeyeceksiniz, gittiğiniz zaman isteksiz bir şekilde çalışacaksınız, potansiyel veriminizi işe veremeyeceksiniz…


Bizim kültürümüzde aile komşu kısaca çevre çok önemlidir. Söyledikleri etkilidir. Sevgili kardeşlerim hayat sizin hayatınız onu siz yaşayacaksınız çevrenizdeki insanlar yaşamayacaklar. Çevrenin eleştirilerinde yargılamalarında kurtulmak üniversiteye gireyim de ne olursa olsun. İstemediğiniz bir bölümü sırf çevrenizin sizi yargılamasından kurtulmak için yazarsanız hayatınızı mahvedersiniz. Üniversite birinci sınıftayken tıp fakültesini kazanmış bir Sivaslı arkadaşım vardı. İstediği puanı alamamış istediği bölüm ODTÜ İngilizce İşletme yada Fizik buraya girebilecek puanı alamayınca ailesinin zoru ile Uludağ Tıp’a gitmiş. Birinci dönem dersleri de gayet iyi olmasına rağmen sürekli ‘bu bölümü sevmiyorum bırakacağım’ diyordu. İkinci dönem üniversiteyi bıraktı tekrardan üniversite sınavına hazırlanmaya başladı. Bu şekilde iki yılı boşa gitmiş oldu ve çektiği o kadar sıkıntıda yanına kar kaldı. Demek istediğim gözde bir bölüm olan Tıp bile getirisi yüksek olmasına rağmen istemeyince sevmeyince olmuyor. Bir yıl çalışıp istediğiniz bölüme gitmek varken çevrenizdeki insanların eleştirisinden kurtulmak için istemediğiniz bir bölüme bir üniversiteye gidilmez okunmaz.


Üniversiteye girerken bunları da düşünmenizde yarar var. İş olanakları nasıl, çalışma koşulları nasıl, rahat işe giriliyor mu? Üniversiteyi bitirdikten sonra bu sorunlarla karşı karşıya kalacaksınız.


Unutmayın üniversite ve bölüm seçiminiz hayatınızı bundan sonra nasıl yaşamak istediğinizi belirlemeniz demektir. Bundan dolayı doğru tercih yapmak çok önemlidir. Ona göre düşünerek ve isteyerek tercihlerinizi yapın. Umarım sizlere, vatanımıza ve milletimize hayırlı olur.


Serdal GÜR
Psikolojik Danışman
Turkpdr.com twitter.com/serdalgur facebook.com/serdal.gur

12 Eylül 2009 Cumartesi

Sınav Motivasyonu

Hayat boyu birçok sınava giriyoruz. Eğer bu sınavlar hayatımızı etkiliyorsa bunların bizi heyecanlandırması kadar normal bir durum olamaz. Hele ki bu sınav bütün bir yıl devam ediyorsa ya da eğitim hayatınızın sonunda oluyorsa…

Bir yıl boyunca yoğun bir çalışma temposu sonucu olarak ÖSS için 195 dakika, SBS sınavı için ise ortalama 100 dakika bir zamanda hayatınız değişecektir. Durum bu olunca heyecanlanmak ve motivasyonunuzda düşüş yaşamak kadar normal bir durum olmaz. Çünkü yoğun geçen (hatta daha da ötesi var) sınav sürecinin sonlarına yaklaştığımız bu günlerde motivasyon eksikliğine düşebilirsiniz. Bu durumda nasıl motivasyonunuzu yükseltip dikkatinizi toplayabilirsiniz. Bunun birkaç yolu var: İlk olarak gireceğiniz sınavın sonucunu düşünmek. “Sınav sonunda hedefim olan şu üniversitenin şu fakültesinde bu bölümünde olacağım….” gibi cümlelerle hayallerinizin gerçekleşmesi halinde neler olabileceğini düşünürseniz motivasyonunuzu arttırabilirsiniz.

Bir başka yol ise çıkıp günde 15 ile 30 dakika arasında yürüyüş yaparak rahatlayabilir ve sınav stresini üzerinizden atarak motivasyon kaybını önleyebilirsiniz. Yalnız bu yürüyüşlerde kendinizi yormayacaksınız. Havalarda malum… Havaların hasta etmemesine ya da halsizlik vermemesine dikkat ediniz. Bu kadar çalışma hastalık gibi etmenlerle boşa gitmesin.

Üçüncü yolumuz ise ılık bir duş. Ilık bir duş kendinize gelmenizi, sinirlerinizin yatışmasını, dikkatinizin toparlamasını sağlar. Ben ılık duş almam diyorsanız yüzünüzü soğuk su ile yıkayın; ensenize, kulaklarınızın arka kısımlarını ılık su ile ovalayın, ayrıca ayaklarınızı soğuk su ile yıkarsanız dikkatinizi toparlamanızı, bu da kaybolan ders çalışma motivasyonunuzu tekrar kazanmanızı sağlayacaktır.

Bu dönemdeki sıkıntıyı doğum sancısına benzetirim. Bir şeyler ortaya çıkacak. Bir annenin doğum sancısı yaşaması bu sancılar sonucunda bir bebek dünyaya getirmesi. Kurtuluş Savaşında Atalarımızın çektiği sıkıntılar olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti doğmayacaktı. Sonuçta bir şeylere sahip olabilmek için bazı sıkıntılar çekmek gerekiyor. Sınava giren arkadaşlarım, sizlerde bazı sıkıntılar çekeceksiniz gönül ister ki sıkıntı çekmeyin, bunun sonucunda güzel bir şeyler çıkmasını sağlayabilesiniz. Bu sıkıntılar sonucunda iyi bir gelecek sizi beklediğini bilemeniz sizin motivasyonunuzu yükseltebilir.

Bu sıkıntıları daha iyi anlayabilmemiz için bir örnek daha vermek iyi olur. Sıkıntıları diş ağrısı gibi de düşünebilirsiniz. Nasıl ki dişiniz ağrırsa diş hekimine gidip tedavisini yaparsınız. Diş tedavisini herkes az çok bilir nasıl zor olduğunu, ama neden o zorluğu çekeriz, mazoşist miyiz? Cevabımız tabi ki hayırdır. Tedavinin sonunda dişlerimizin sağlığına kavuşacağını bildiğimiz için o koltukta otururuz. Bunun sonunda da ağrılar ortadan kalkar ve eskisi gibi olmasa da rahatlıkla yiyip içebiliriz. Unutmayın bu sıkıntılardan, sınava kadar olan sıkıntılarımızdan, kurtulacağımızı ve her şeyin sonunda aklımızdaki hedeflerimize ulaşacağımızı düşünerek kurtulabiliriz.

Peki bu dönemi daha iyi nasıl geçirebiliriz? Az bir zaman kaldı. Bu dönemi 1500 metre koşucularına benzetmek yanlış olmaz. Nasıl ki onlar ilk 1200 -1300 metreyi belli bir tempo ile koşuyorlarsa ve son metrelerde tempolarını arttırıyorlarsa bu dönemdeki öğrencilerde yıl içinde belli bir tempo ile koşmuşlar ve tempolarını arttırmışlar. Ama bu mesafede daha fazla efor harcamanız gerekecektir. Bu efor öğrenciler için nedir? Yukarıda anlattığım motiveyi arttırmak ve şimdi anlatacağım zamanı iyi kullanmaktır.

Az bir zamanımız var. Bu zamanı en verimli şu şekilde kullanabiliriz:

- İlk olarak eksik konularınıza çalışın. Eğer hangi konularda eksiklik yaşadığınızı bilmiyorsanız denemelere girin.

- Denemeler bize eksikliklerimizi gösterir. Nerde, hangi konularda eksikliğimiz olduğunu denemelerde yapmış olduğumuz yanlışlar aracılığıyla öğreniriz. Bunlara dikkat edip, yanlış yaptığımız soruları ilgilendiren konuların kısa bir tekrarını yaparsanız eksikliklerinizi giderirsiniz. Denemeler ayrıca bir gerçek sınav provasıdır. Gerekli olan zamanı ayarlamayı denemelerle planlarsınız.

- Mutlaka geçmiş yıllarda çıkmış soruları çözünüz. Çünkü bu sorular bu yıl çıkacak soruların mantığını kazanmamızı sağlar. Bu sorular uzaydan ya da ithal olarak bize gelmiyor. Bu sene çıkacak soruları da geçen yılların sorularını hazırlayan insanlar hazırlamaktadır. Bir karate müsabakasını düşünün müsabakaya çıkmadan önce antrenörünüz ve siz, rakibiniz olacak sporcunun maçlarını izler, bu büyük şampiyonalarda daha da fazla görülür, rakibinizin maçlarını izledikten sonra taktiğinizi rakibe göre değiştirme gereği duyarsınız. ÖSS’de ve SBS'de ki çıkmış sorularda bunun gibidir. Siz dershanelerin yaptığı denemelere girmişsiniz ayrıca evde, okulda çözmüş olduğunuz denemeler size antrenman kazandırmıştır. Çıkmış sorularda maçın provasıdır. Ama asıl maç 2009 ÖSS’dir, SBS'dir.

- Son olarak özel bir sorununuz sıkıntınız olduğu zaman mutlaka bir yardım alın. Bunu da lütfen bu alanın profesyonellerinden alınız. Öğretmenlerimizden özelliklede Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmenden alınız.



Hayatta Başarılar Herkese

Sevgi ile mutlu kalın.

Serdal Gür
Psikolojik Danışman
Turkpdr.com

8 Şubat 2009 Pazar

ÖLÜM ANKSİYETESİ

Dünya üzerindeki 6 milyar insandan biriyim. Ben de doğdum yaşıyorum ve öleceğim, herkes gibi… İnsanlar bunların bir kısmını kabul etmezler. Kabul edilmeyen kısım ise ölümlü oldukları ve bir gün ölecekleridir.


Hiç düşündünüz mü ölümü yada ölecek olduğunuzu? Gerçek manada ben düşünmedim ve düşünmüyorum. Bu düşünmememin nedeni ne olabilir? Bu yazıyı okuyan biride düşünmez çünkü başlı başına bir anksiyete kaynağıdır ve çok büyük anksiyetedir.

Şunu düşünürdüm zaman zaman “hayat benim oynadığım bir sahne ve çevremdekiler birer figüran, ben nasıl oynarsam onlarda benim oyunuma göre oynayacaklarıdır, yani kendi filmimin aktörüyüm.”bana göre kısmen doğrudur. Fakat benim filmimden başka 6 milyar film daha var. Benim filmim bitse de onların filmi devam ediyor. Onlar da kendi filmlerinin baş aktörü, asıl erkek veya bayan oyuncusudur.

Hiçbirimiz ölüm konusunda “özel” değilizdir. Ölüm düşüncesinden fikrinden kaçmak insanı rahatlatır. Anksiyeteden uzaklaştırır.

İnsan ölüm karşısında ya kişisel dokunulmazlığı vardır ya da nihai koruyucu (Tanrı) tarafından sonsuza kadar korunacağına dair düşünce ile ölüme karşı düşünceler geliştirir. Bu insanı ölüm anksiyetesinden korur.İnsan özel olduğuna inanır. Bir hastalıkla karşı karşıya gelince de, duymuşsunuzdur yâda görmüşsünüzdür. “Neden ben!” “Neden bunları ben çekiyorum” vb. serzenişleri duyarız... Fakat hiçbir insan özel değildir. Bir insan doğarken nasıl doğar? Sperm ile yumurtanın birleşmesi ile döllenir ve çeşitli aşamalardan geçerek dünyaya gelir. Dünyaya gelmeden önce sperm ve yumurtanın genetik özelliklerinin birleşmesi ile ve bu birleşmeden oluşan kadın ve erkekten farklı bir insan dünyaya gelir. Bu özellikler zekâ ve fiziki yapıyı etkiler. Daha sonra çevre ile etkileşime girerek birey gelişir. Ama o birleşmenin sperm ve yumurtanın etkileri devamlı insan yaşamını etkiler. Sonuç olarak farklı genetik yapılar ve çevre insanı özel yapsa da doğar yaşar ve ölür. Kısmındaki ölüm karşısında hiç kimse özel değildir.


Şimdi durup dururken bu yazı nerden çıktı diye düşünenler olabilir. Hayat sonsuz olmadığı ve bir sonunun olduğuna inanan ister dini inancı olsun ya da olmasın ama insanın dostları ve çevresindeki insanlar vardır. Neyin ne zaman olacağı belli olmadığı için çevresine ve dostlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeli ya da birbirimizi kırmamaya özen göstermeliyiz.

Serdal GÜR

Aşk Nedir?

Her zaman Leyla ile Mecnun’u kıskanırım, daha doğrusu Mecnun’a yani gerçek ismiyle Kays’ı. Bende Kays gibi Mecnun olmak herkese ve her şeye Leyla diyebilmeyi istemişimdir. Ama gel gör ki Kays’ın geçtiği toprak kadar olamamışız. Sonuçta Mecnunun sahip olduğu gibi aşka sahip olamadım ve sadece kıskançlığımla kala kaldım.

İskender Pala’yı bilir misiniz? Bilmem ama ben onun yazılarını özellikle Leyla ile mecnun hakkında yazdığı Leylayı tasvir ederken diyor ki “aslında Leyla öyle dünyanın en güzel kızı değildi, kara kuru bir kızdı ve Kays bunu sadece okula başladığının ilk gün görüp tutulmuştur ve mecnun olmuştur.”

Ahh Bu ne aşk bu ne sevgidir. Hiç kimseye böyle bir aşk nasip olmuş mudur? Böyle bir aşka şahitlik ettiniz mi? Ben etmedim büyük bir çoğunluğunuz hatta hepimiz malesef böyle bir aşka şahitlik edemedik.

Ben hep kendi filmimin esas kahramanı olmak istemişimdir. Bilmem acaba olacak mıyım? Kim bilebilir ben bilmiyorum. Bir gün gelirde kendi filmimde bir fügüran değilde bir başrol oynarım mı? Her şey belirsiz…

Yazıma başlarken ‘Aşk Nedir?’ diye sormuştum…

Aşk bazen acı çekmektir. Kalbin sızlayacak, kalbin bazen yerinden çıkarmış gibi hızlı çarpacak bazen de duracakmış gibi yavaş çarpacak. Bu fiziksel olarak ve psikolojik olarak size acı verecektir..

Bazen Aşk beklemektir… Ne kadar bekleyeceğini bilmeden dakikalar dakikayı kovalayacak saatler olacak, saatler haftaya, haftalar aylara, aylar yılları bulacak ama bekleyeceksin… Bazen gelmeyeceğini bildiğin halde bekleyeceksin…

Bazen aşk bir zehirdir. Aklına geldiği zaman insanı öldürür. Bir seferde öldürmez zamanla öldüren dünyanın en güçlü zehiridir.

Aşk umuttur… Sevdiğinle birlikte olmak onun gözlerini bir saniye de olsa görme umudu senin yaşam enerjindir.

Bazen Aşk vazgeçebilmedir. Ne kadar Aşkın için yanıp tutuşsan da, onun için her şeyden vazgeçebileceğini bilsen bile onun iyiliğini onun mutluğu her şeyin üstündedir. Ve onun iyiliği için her şeyden vazgeçebilmedir, hatta aşından bile! Onun için aşıkını kalbine gömmen gerekiyorsa onu da yapabilmedir.

Aşk kör olabilmektir. Ondan başkasını görmeme duymama ve de Mecun’un çöldeki her şeyi Leyla diye çağırması gibi her şeyi o olarak görebilmedir. Başka bir şey görememedir.

Aşk çoğu zaman güzelliktir. Aşkını aşık olduğun dünyanın en güzelidir. Hiçbir kusuru yoktur. Her şeyin en mükemmelidir.


Aşk nefestir. Her soluduğun havada o vardır. Onunla nefes alır onunla verirsin… O olmasa nefes alamazsın. O varken nefes alış verişin bile anlam kazanır.

Aşk bir denizin sahilinde kimsenin bilmediği bana ait bir koydaki kumsaldır. O kumsalda her şeyden uzak yaşarım bütün zorluklardan kötülüklerden kaçar oraya sığınırım. Orada nefes alırım, orada hüzünlerimden, acılarımdan umutsuzluklarımı orada unuturum. İnsan olduğumun farkına orda varırım.


Kısaca Aşk hayattır. Aşk Hayatın ta kendisidir. Aşkını bırakma ki yaşayabilesin. Sorarsın kendine neden aşık oldum? Neden, neden, neden? Yaşamak istediğinden dolayı, her şeyden uzak bir sahilde nefes alabilmek için. Gamdan, kötülüklerden zorluklardan acılardan umutsuzluklardan kurtulabilmek ve insan olduğunu anlayabilmek için Aşık olursun.


Günümüzde bu kavramın anlamı olarak bundan başka bir şey denilmiyor. Oysa bu kavram sadece böyle olmamalı. Biri çıkıp bunun böyle olmaması gerektiğini söylemesi gerekir. Ama aşık aşkını gizler ve onunla yanıp kavrulup kül olur… Aşk insanın kalbinin orta yerinde bir cumhuriyet kurmaz bir dikta rejimi kurar kalbin fiziksel sahibi olan insanı dinlemez. O kalbin manevi sahibinin gözünün içine bakar, sevgilinin ağzından çıkan tek kelimeyi anayasa yapar. İşte böyle bir şey olması lazım aşk.


Bir kusurum olduysa affedin... Sevgi ile Aşk İle Kalın...

Serdal Gür
TurkPDR.com

Çocuklarda Özgüven

Özgüven; temel olarak 0 – 6 yaşlarında, ailedeki yaşantılardan kazanılır. Özgüven;yani kendine güven kavramı, bir şeyi yaparken bireyin kendine inanması, bu işi yapabilirim, diyebilmesidir.

Özgüven denilen kavram çocuklukta nasıl sağlam temellenir?

Herkesin yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardır. Örneğin ben, Naim Süleymanoğlu gibi halterde dünya rekortmeni olabilirdim. Küçük yaştan beri düzenli antrenman ve gerekli gıdaları alsaydım, ben de rekortmen bir sporcu olarak karşınıza çıkabilirdim. Şunu sorabilirdiniz; hocam sen nerede, Naim Süleymanoğlu gibi olmak nerede, diyebilirsiniz. Genetik özellikleri bir kenara bırakırsak onun gibi olabilirdim. Dünya şampiyonluğu bir tarafa, insanın kendine güveni; yani özgüveni tam olabilmesi için ailesinden destek alması lazım.

Doğan Cüceloğlu’nun bir televizyon programında vermiş olduğu şu örnek, çok basit bir örnek gibi görünüyor ama çok önemli ve dikkat edilmesi gerekir. Doğan Cüceloğlu, Amerika’daki eğitimi sırasında Amerikalı bir asistan ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalmış. Bir gün Amerikalı asistan, çocuğunu getirmiş. Çocuk 1,5 – 2 yaşlarındaymış. Çocuk,koltuğa çıkmaya çalışıyormuş, hocamız da iyilik olsun diye çocuğa yardımcı olup onun koltukta rahat oturmasını sağlamak istemiş. Birden neye uğradığını şaşırmış. Amerikalı asistan arkadaşı:” Sen ne yapıyorsun? O, koltuğa çıkabilir! Böyle yaparak ona iyilik yaptığını mı sanıyorsun? Onun yapacağı işleri yaparak onun kendine güvenini zedeliyorsun.” demiş.

Biz de öyle yapmıyor muyuz? “Aman o bilmez, o yapamaz.” demiyor muyuz? Acaba kaçımız küçük çocukların kendi kendilerine yemek yemeleri için fırsat vermişizdir?” Aman çevreyi kirletir, üstüne döker, karnını tam doyuramaz” vb. Bunun gibi yüzlerce mazeret içeren cümle söyleyip dururuz. Bazen bir su getirmesini isteriz ,getirmeyince: “Artık büyüdün ,bir su bile getiremiyorsun”. Başka bir şey olunca:”Sen küçüksün, sen bunu yapamazsın”. Çocuklara karşı çelişkili ifadeler kullanmamız ,çocuğun çevresine ve kendisine olan güven duygusunu ne kadar etkiler?

Önemli olan, çocuğumuza yardımcı olmak değil; onun yapabileceği işleri ona bırakmak, yapamadığıı işlerde ona yardımcı olmaktır. Yapabileceği işlerin altından kalkabiliyorsa çocuk, böyle bir rahatlık sağlamışsa ona ebeveyn, çocuk kendine güvenecektir.

Gelişimdeki sırayı incelersek en son gelişen kas grubu ,ince motor kaslardır. Ayakkabı bağcıklarını bağlamak için ince motor kasların gelişmesi gerekir. Çocuk, 5 -6 yaşlarına gelince ayakkabı bağlarını kendisinin bağlaması için ona izin verin. Eğer çocuk zorluk çekiyorsa ona biraz zaman tanıyın, halen yapmak istediğini yapamıyorsa destekleyici ifadeler kullanarak yardımcı olmaya çalışın, gerekiyorsa ayakkabısının bağlarını birlikte bağlayın.

Sizin için önemsiz görünen bir şey olarak görülse de unutmayın, çocuğunuz için çok önemli olabilir. Unutmayalım ki çocuğunuz, kişiliğinin temellerini 0-6 yaş arasında kazanır. Eğer bu dönemde onu bir birey olarak kabul ederseniz, ilerleyen yıllarda sağlam bir karaktere sahip olacaktır. İlerleyen yaşantısında çocuğunuz, kendine güveni olan, özgürce karar verebilen ve sorumluluk alabilen bir birey olabilir.

Özgüveni eksik olan insanlar, özgür ve gerçekçi kararlar veremezler, ancak bir grubun etkisinde olarak karar verebilirler. Sorumluluktan mümkün olduğu kadar kaçınırlar, aldıkları sorumlulukta ise insanları memnun etmek için yine yakın çevre grubunun etkisinden çıkamadan almış oldukları sorumlulukları yerine getirirler.

Özgüveni yüksek olan insanlar özgür ve gerçekçi karar verme yeteneğine sahiplerdir. Kimsenin etkisinde kalmadan kararlarını verebilirler. Sorumluktan kaçmaz ve yaratıcı fikirler ile o sorumluluğu yerine getirirler.

Unutmayalım ne ekersek onu biçersiniz.

Buğday ektiğiniz yerden nohut yetişmesini beklemeniz ne kadar gerçekçi? Çocuğunuza ne verirseniz, ileride çocuğunuz onu sizlere ve topluma verir. Çocuğunuza güven tohumları ekmemişseniz çocuğunuzun kendine güvenebilen bir insan olmasını bekleyemezsiniz. Bu güven duygusunu, sadece kendine değil, çevresindeki insanlara karşı da geliştiremez. İlişkileri, sembiyotik ilişki şeklinde olur (İsmet Oktay’ın Yazısına Bakın 'Sembiyoz- Sembiyotik İlişki').

Dünyanın en zor işi;anne ve baba olmaktır.

Çocuk yetiştirmeyi bir çorba yapmaya benzetirim; eğer tuzu eksik ya da fazla koyarsanız çorbadan bir tat alamazsınız. Ama bir fark var çocukta: Yemeği yemediğiniz gibi kenara bırakma şansınız da yoktur.Katkı maddelerini iyi katmanız lazım ki o da kendine güvenen bir insan olarak toplumda yerini alabilsin. Yemek iyi olmazsa yemezsiniz, peki ya ÇOCUK?


Çocuğumuzu tüm tehlikelerden tehditlerden koruyamaya çalışmak, tam olarak anne – babalık sayılmaz.

Çocuğunuzu bir birey olarak görün ve ona öyle davranın. Kaş yapayım derken göz çıkarmayın.


Zaman buldukça ve Editör yazılarıma onay verirse sizlerle buradan bazı şeyleri paylaşacağım. Umarım faydalı paylaşımlarımda bulunabilirim.


Serdal Gür
Psikolojik Danışman
TurkPDR.com